Arşivde Ara

Zamanın Yolcuları 28 Ağustos 2019 - 15:30, Çarşamba


Çiğdem Bakan Yılmaz

Gün geçmiyor ki toplumda şiddete bir yenisi eklenmesin. Toplumda birçok birey bize ne oldu sorusuna cevap arıyor olsa da, gerçekte hepimiz duyarsızız. Hepimiz bir şeylerin değişmiş olduğunun farkındayız ama yapabileceğimizin sınırlarını görmezden geliyoruz. Aslına bakılırsa bu köşede defalarca bu değişimlere yönelik yazılar yazmış olsam da çığ gibi büyüyen bir şiddetin daha büyük tehlikelerle karşımıza çıktığını görüyorum. Dolayısıyla bir kez daha derinlemesine dikkat çekmek istedim. Açıkçası kadına, çocuğa ve hayvana yönelik şiddetin toplumdaki nispeten erkek egemen yapının zayıf öznelerine yüklenen açık tehdidi ile karşı karşıya kaldığımızı yinelemek istedim.

Bize neler oluyor, toplumda değişen ne? Sorun nerede başlıyor? Bununla nasıl mücadele edebiliriz? Sonuca bağlı ses mi çıkarmalıyız, yoksa sorunun kaynağına mı sesimizi yükseltmeliyiz? Gelin dilerseniz beraber irdeleyelim.

Öncelikle şöyle söyleyebilirim ki, dünyada değişen eğilimleri kendi sosyoekonomik durumu ile özdeşleştirerek, kendi penceresinden belirli ölçüde standardı yakalama yolculuğuna çıkmış, bir toplum var önümüzde. Açıkçası, dünyadaki geçerli sistemde bunu desteklemekte fakat idealize edilmiş bir yaşamın her topluma uyarlanması mümkün görünmüyor. Özellikle de bizim gibi batı ve doğu toplumu arasında sıkışmış bir kültürel toplum söz konusu ise. Bu standardı yakalama çabası zaman zaman iç kaygılara, iç çatışmalara neden olmakta birlikte; çözümsüz kalışı, bireyi daha agresif hale getirmektedir, diğer yandan toplumun travmatik bir yapıya bürünmesine ve buna bağlı olarak duyarsızlaşmasına neden olmaktadır.  Sorun nerede başlıyor? Sorun, sorunun görmezlikten gelinmesiyle, üstünü örtmek ve öteleme çabasıyla başlıyor. Şunu kabul etmek gerekir ki, gerçi inkar etmeniz de bu durumu değiştirmez ama Türk toplum yapısı birçok yönden değişmiş durumda. Toplumun yapı taşı olan aile kurumu da bu değişimden kendine düşen payı aldı. Bunu gerek değişen beklentiler, gerek değerler bakımından inceleyin hatta gerekse, boşanma oranı yüksekliğinden ve şiddetin artışından değerlendirin bariz bir şekilde göz önündedir. Buna yüzyıllardan süregelen kültürün yozlaşması da diyebiliriz ama böylesine geniş bir kavramı, çok basite indirgemek olacaktır. Kültürümüz yozlaştı diyerek sorunu görmezlikten gelmek, basitleştirmek demek değildir de nedir, sizce? Bu durumda şöyle bir soru beliriyor kafamda. Yozlaşan bir kültür varlığına son verme yönünde ivme kazanırken, eski durumuna getirmeye çalışmak, bu yönde önlemler almak ne kadar doğru? İşte asıl sorun bu..! Kadına yönelik şiddetin önüne geçilememesinin asıl kaynağı da bu ne yazık ki. Yozlaşan bir kültürü tekrar dayatmak olmamalı çözüm. Yenilenmek isteyen bu yönde devinim kazanmış kültür, yeniden ve yenilikçi anlayışla tekrardan yapılanmaya gitmek istemekte ve bizler buna engel olmaya çalışıyoruz ya da deyim yerindeyse sessiz kalıyoruz. Toplumlar sürekli kendilerini yeniler, tekrar tekrar yapılanırlar. Bir toplumda kadın değişirse, aile değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kadını çeşitli unsurlarla baskı altına almak soruna çözüm değildir, bu sadece sorunu derinleştirecektir. Biz de ki hali hazır durum budur. Türkiye de kadın eski Türk kadını değildir. Beklentileri değişmiştir, bakış açıları değişmiştir, eskisi kadar sabırlı da değildir üstelik. Toplumda eşitlikçi anlayışı istemekte, toplumsal cinsiyet ayrımına başkaldırmaktadır. Ölmek istemiyorum, yaşamak istiyorum ifadelerinin altında yatan sebepte budur aslında…

Geçenlerde istemeyerek de olsa bir cafe de gürültülü bir grubun konuşmalarına kulak misafiri oldum. 20 yaşlarında varlar yoklar. 2 genç kız ve 1 erkek aralarında konuşurlarken dünya nerede, biz neredeyiz serzenişi sessizce geçti benliğimden. Bazen nedenlerin cevabını bilmek ne kadar da sarsıyor insanı. Bu 20 yaşlarındaki genç çocuğumuz, yüksek oktavlı bir tonlamayla ve hararetli bir şekilde karşısındaki kız arkadaşlarına yaşamakta olduğu ilişkiden bahsediyordu. Belli ki kız arkadaşının daha özgürlükçü ve daha bağımsız tavırları, bu çocuğumuzu rahatsız etmişti de eteğinin kısa oluşunu ve ona göre açık saçık giyinişini dert etmişti kendine. Kendi kısıtlamalı taleplerini yaşadığı ilişkiye yansıtmış, bencil ve baskıcı tutumuyla kız arkadaşını da kaybetmişti. Benim kız arkadaşım benim istediğim gibi olmak zorunda! Şeklinde ki ifadesi beni dehşete düşürürken, kızlardan birinin, aslında haklısın deyişi kısa süreli bir şok yaşamama neden olmadı değil. Yerimden doğruldum ve şöyle bir göz gezdirdim. Dışarıdan baktığınızda son derece çağdaş görünen bu çocuklarımız, özünde baskıcı bir zihniyetin ürünüydü. İleride kendilerini değiştirmedikleri sürece, potansiyel şiddet adaylarıydılar. Yazık diyebildim kendi kendime. Ve inanın ki, ata erk düşünce sisteminin, günümüzde halen hüküm sürdüğü bu coğrafyada, bu bir istisna değil. Bu çocuğun bu zihniyete sahip olması bir bakıma onun suçu da değil.

Hz. Ali’nin geçmişten gelen sesine kulak verelim ve aslında din kültürümüzün de ne kadar yozlaşmış olduğunu hep birlikte fark edelim.

Şöyle der; ‘’ Çocuklarınızı yaşadıkları zamana göre yetiştirin’’

Yüzyıllar öncesinden jenerasyon farkını gözeten bir anlayıştı bu. İnatla ve büyük bir çabayla bunu görmezden geliyoruz ve eski kültürde diretiyoruz. Neden? Çünkü bu bazılarımızın oldukça işine gelen kullanışlı ve konforlu bir alan olduğu için.

Gerçekte teknolojik gelişmelerle değişen bir zamandayız, kadının sesine kulak verilmesi gerekiyor. Sorunun kaynağına sesimizi yükseltmemiz şart. Kadının cesaretini kırmaya yönelik, şiddeti normalleştirici yaklaşımların yarattığı sonuç ortada. Kadının bir erkeğin onu korumasından ziyade,  güçlü devlet koruması altında yaşamaya ihtiyacı vardır. Çocuklarımıza aşıladığımız bir çarpıklık söz konusu. Tüm kurumlarla el ele mücadele edilmesi gerekmekte. Özellikle eğitim kurumu ve medya gücü çok önemli. Erkeği üstün ve şiddeti meşrulaştıran diziler, rafa bile kaldırılmamalı bana kalırsa derhal imha edilmelidir. Kültürün tekrar yapılanması sürecinde, kadının ne istediği dikkate alınmalı buna göre eğitim sistemimizi şekillendirmeliyiz. İki uç arasında çelişki yaşayan çocuklarımız var ve bunlar bizim geleceğimiz. Eğitim aile kurumunda başlıyor, bu kuruma özenle dokunulmalı. Toplumda cinsiyet eşitliğini zorunlu ders kapsamında müfredata geçirmeliyiz. Yenilikçi bir bakış açısıyla yaklaşılması gerekmekte. Bu konuda herkese görevler düşüyor. Hafife alınacak bir sorun değil bu. Zaman yolcularıyız, zamanın yolcuları ve zamanın bize öngördüğü hayata göre yaşamalıyız. Belli bir kesim dışında evlenmek kadar doğal olan boşanmayı idrak edecek ve gerçekten benimseyecek bir toplum olmayı acaba ne zaman başaracağız? Doğrusu bunu, ben de epey merak etmekteyim…

Sevgiyle Kalın…

YASAL UYARI:Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.

Çok Okunanlar

  1. Bugün
  2. Dün
  3. Bu Hafta
  4. Bu Ay

E-Posta Listesi

Adınız E-Postanız

Sakarya Otel SAKARYA HALI YIKAMA SAKARYA DÜĞÜN SALONLARI İZMİR YOGA